• Bir Ayet
  • Bir Hadis
  • Namaz Vakitleri
  • Hava Durumu
  • "Görmedikleri hâlde Rablerinden korkanlar için bir bağışlanma ve büyük bir mükâfat vardır. Sözünüzü gizleyin, yahut onu açığa vurun; (fark etmez). Şüphesiz Allah, sinelerin özünü (kalplerde olanı) hakkıyla bilir. Yaratan bilmez mi? O, en gizli şeyleri bilir, (her şeyden) hakkıyla haberdardır."(Mülk, 12-14)
  • "Her kim aşura gününde ailesine ve ev halkına ikramda bulunursa Cenab-ı Hak da senenin tamamında onun rızkına bereket ve genişlik ihsan eder."(et-Tergîb ve'l-Terhİb 2/116)
  • için namaz vakitleri
    İmsak 04:31Güneş 06:06Öğle 13:07İkindi 16:54Akşam 19:59Yatsı 21:28
    • 13°C Kocaeli
    • 15°C İstanbul
    • 14°C Ankara
    • 14°C Rize
  • BIST: 9645.02 -0.50
  • Altın: 2431.899 -0.06
  • Dolar: 32.5008 0.09
  • Euro: 34.6221 0.02

Devrim Erbil: ‘Herkese ulaşıp, paylaşılması sanatın demokratikleşmesidir’

Devrim Erbil’in aşkla sürdürdüğü 60 yıllık sanat hayatından önemli kesitler ve samimi açıklamaları bu hafta Pazar Sohbetleri’nde sizlerle.
Devrim Erbil: ‘Herkese ulaşıp, paylaşılması sanatın demokratikleşmesidir’

Türkiye’nin en büyük ressamlarından biri ve Türk resminin 60 yılının canlı şahidi olan bir ismin atölyesine konuk olmanın ayrıcalığını yaşamak… Devrim Erbil, atölyesinin kapılarını büyük bir içtenlikle açtı bizlere. İnsanın yaşlanmasının geçen yıllarla alakası olmadığının bir kanıtı gibiydi O, karşısında heyecanla duran bana şöyle bir baktı, gülümsedi ve ardından aynı anda hiç ama hiç yorulmadan yaptığı onlarca işi neredeyse bir nefeste sıralayıverdi. Sanatın soğuk bir yüzü vardır hocam dediğimdeyse belki de bakmayı hiç aklımıza getiremediğimiz bir pencereyi açıp, ‘güzelliği’ işaret etti. Bitmek tükenmek bilmeyen bir azimle hala saatlerce çalışıp resim yapan, kilometrelerce yol gidip sergiler açan, adına müze kurulmuş olan, nam-diğer ‘Fırçası kurumayan ressam’ Devrim Erbil, aynı zamanda ne tuale ne de şehre sığamıyor. Tabii bir de Erbil’in adı geçtiğinde sevenlerinin aklına gelen ilk kavram olan ‘Aşk’ var. Aşk konusu açılınca büyük usta işte tam o noktada anlatmaya başlıyor tuale dökülüvermiş o eşsiz dokunuşların sebebini. Şanslı öğrencilerin hocası, sanatseverlerin gözbebeği Devrim Erbil’in eşsiz sohbetine bu hafta Pazar Sohbetleri’nde hep birlikte tanık oluyoruz.

SOSYAL MEDYADA SİZDEN BAHSEDİLİRKEN BİR DİĞER BİRÇOK YORUMUN YANI SIRA ÖZELLİKLE ‘BİR SERGİSİ KAPANMADAN DİĞERİNİ AÇAN RESSAM’ OLARAK BAHSEDİLİYOR. BUNUNLA İLGİLİ NELER SÖYLEMEK İSTERSİNİZ?
Bence az bile demişler, aynı anda üç ya da dört sergi açtığım da oluyor. Çünkü bu sergi açma işi iki şekilde oluyor; birincisi, yeni yaptığınız çalışmaları sergilemek için, ikincisi de var olan çalışmalarınızı gözler önüne sermek için. Bir gün bir arkadaşım beni çok üretiyorsun diye eleştirdi. Ben de ona, üniversitede ders verdiğimi, müze yönettiğimi, sanatsal etkinliklere ve projelere de katıldığımı ve tüm bunların yanı sıra gece yarılarına kadar resim yapıyor olduğumu söyledim. Otuz yıldır tatil yapmış değilim. Aynı zamanda tempom her ne kadar yüksek, işlerim her ne kadar yoğun olursa olsun, benim gün içinde resime ayırdığım süre dört saatten aşağıya düşmez. Bana paleti kurumayan ressam dediklerini de duydum, bu benimle ilgili çok güzel bir yorum. Ancak çok üretiyorum diye beni eleştirenler olunca da ben onlara asıl kendilerinin çalışmıyor ve üretmiyor olduklarını söylüyorum. Türk Resmi’nin 60 yılının canlı tanığıyım diyebilirim ve buna dayanarak Türk ressamlarının ne kadar zamanda kaç eser verdiklerini, senede bir ya da iki eser verdiklerini biliyorum. Ama Türk ressamlarının içinde bulundukları imkansızlıkları da göz önünde tutmak gerekir. Batı sanatında bu böyle değil. Ama bizim ressamlarımız içinde bulundukları şartların da etkisiyle çok az eser verebildiler.

PEKİ SİZİN BU GÜNE KADAR VERDİĞİNİZ ESERLERİN SAYISI NEDİR?
Günümüzde imzamı taşıyan iki bin ila üç bin arasında eserim var.

SANATLA İÇ İÇE BİR YAŞAM SÜRMÜŞ OLDUĞUNUZU BİLİYORUZ AMA SANATTA TAM OLARAK KAÇINCI YILINIZ?
Orta okul ve lise yıllarımdan beri resim yapıyorum ama sanat hayatımın başlangıcı olarak kabul ettiğim tarih akademiyi bitirdiğim sene, yani 1959 yılıdır. Genel olarak 60 yıldır sanatın içindeyim. Ama zamanımın da az kaldığını hissetmeye başladım ve son yıllarda çok daha fazla çalışmaya ve üretmeye başladım, eserler vermeye devam etmeliyim.

SİZ TÜRKİYE’NİN KENDİ İSMİYLE MÜZE AÇILMIŞ İLK RESSAMISINIZ, NASI BİR DUYGU BU?
Evet, 2000 yılında Balıkesir’de benim ismimin verildiği bir müze açıldı. Ortaokul ve lise yıllarım Balıkesir’de geçmişti. Sonrasında da İstanbul’a gelip sanat hayatımı burada sürdürürken, orayla bağımı hiç koparmadım. Balıkesir’e karşı, bir kente duyulan aidiyeti hissederdim hep. Orada konferanslar verdim, sergiler açtım derken müze açıldı. İstanbul sanat için çok önemli bir merkez, kabul ediyorum bunu. Ama Türkiye’nin başka illeri de sanatla anılmalı. Sanatçılar geldikleri illerden kopabiliyorlar bazen. Sonra geldikleri iller de onları unutuyor. Bu böyle olmamalı, Anadolu’dan gelen sanatçıların her ne sebeple olursa olsun illeriyle bağlarını koparmamaları gerekir. Belki böylelikle Türkiye’nin sadece bir ili değil de birkaç ili birden sanatla anılmaya başlar. Bakın mesela şimdi Balıkesir’de açılan o müzenin, kentin sanatla anılması konusunda çok büyük katkısı var. O müze hem bir şehrin sanatla anılmasında rol oynadığı için gururluyum hem de hayattayken müzesi açılmış bir sanatçı olmanın gururu ve mutluluğunu yaşıyorum.

İSTANBULDA DA BİR MÜZE AÇMAYI PLANLIYORSUNUZ DİYE DUYUMLARIM VAR, GERÇEKTEN VAR MI BÖYLE BİR ÇALIŞMA?
İçimde hep mimarisiyle de çağdaş bir müze oluşturma isteği vardı. Mesela İspanya’da bir mimardan bir müze yapmasını istiyorlar ve o mimar bilindik anlamda bir bina tasarlamayıp heykel gibi bir müze tasarlıyor. Bu müze İspanya’nın Bilboa kentinde yer alıyor. Bilboa öyle büyük bir kent de değil ama şimdi o müze sayesinde her yıl yedi milyon turisti kendisine çekmeyi başarabiliyor. Bu, o ülke için bir katma değerdir.
Bir diğer yandan, eserlerimi elbette koruyorum ve uzun zamandan beri bazı eserlerimi kendime ayırıyorum. Ancak Picasso’nun şöyle bir sözü var; ‘Bir eserin alnına bir çivi çakıldığı zaman, o esrin hayatı o mekana girenlerle sınırlıdır’. Siz alıp bir tabloyu evinize astığınız zaman, onu sadece size gelip gidenler görür ve bilir. Oysa sanat herkesin olmalı ve herkesle paylaşılmalı. Bu yüzden eserlerim, kamunun gidip gelebildiği, görebildiği bir yerde dursunlar istediğim için bir müze açmaya karar verdim. Bu amaçla da Kadıköy’de, birbirine çok yakın, biri sekiz, diğeri de altı iki bina satın aldım, bir buçuk yıldır bu binaların dizaynıyla uğraşıyorum. Tabii oğlumun mimar olması da benim için büyük kolaylık oldu. Bu yıl 29 Ekimde müzenin açılışını yapmayı planlıyorum. Böylelikle içinde eserlerimle birlikte bir müzeyi İstanbul’a armağan etmiş olacağım.

SİZİN AKADEMİK KİMLİĞİNİZ DE VAR, ÜNİVERSİTE’DE DERSLERİNİZ DEVAM EDİYOR MU? YA DA KENDİ İSMİNİZLE KENDİNİZE AİT BİR SANAT OKULU AÇMAYI DÜŞÜNMEZ MİSİNİZ?
Elli yıl hocalık yaptım, yüzlerce sanatçı yetiştirdim. Şu anda İstanbul Kemerburgaz Üniversitesi’nin mütevelli heyetinde yer alıyorum ancak aktif olarak sınıfa girip, ders anlatmıyorum. Ama tabii ki kendi okulum olması fikrine de kesinlikle sıcak bakıyorum. Hatta bu günlerde özel bir güzel sanatlar lisesi hazırlığımız var. O lise belki de bir güzel sanatlar fakültesi kurmak için de bir başlangıç olur. Bu konuda benimle aynı düşüncelerimi paylaşan dostlarımla birlikte bunu yapmak istiyorum.

SADECE TUALDEN İBARET BİR SANAT HAYATINIZ YOK, BUNA DAYANARAK DA SİZE ATFEDİLMİŞ BİR TANIMLAMA VAR; ‘TUVALE SIĞAMAYAN RESSAM’. BUNUNLA İLGİLİ NELER SÖYLEMEK İSTERSİNİZ?
Doğru söylemişler. Tuval zaten çok eski bir tarihe de sahip değil. Resimde 16. yüzyıldan beridir kullanılan bir malzeme. Çok eski dönemlerde kayalar üzerine de resimler çizildi. Ya da dayanıksız malzemeler üzerine çalışılan sanat eserleri yok olup gitti. Sanatçı kalıcı olmak ister ve bunun için de zamana ya da diğer çevresel faktörle en uzun karşı koyabilecek malzemeleri tercih eder. Malzemenin dayanıklılığının ötesinde, paylaşımını artırmanın kaygılarını da yaşıyorum ve sanatın daha çok paylaşımı için binaların gövdelerine işlenmesini arzuluyorum. Buradan yola çıkarak müze duvarlarını da aşmak istiyorum. Sanat tuvali aşıp, kenti kuşatmalı. Artık bunu yaparken mozaik, seramik ya da her ne malzeme gerekiyorsa onu kullanacağım tabii ki. Bunun örnekleri dünyanın bazı kentlerinde görmek de mümkün. Mesela Lizbon’daki Türk Büyükelçiliği’nin duvarında, benim yaptığım 50 metrekarelik seramik bir pano var. Bugün benim desenlerimden oluşan kilimler var ya da içlerinden ışığı sızdıran vitraller yaptım. Sanatçı yaşadığı toplumun bir uygarlık göstergesidir, bu sorumlulukla hareket etmeli ve eserleriyle yaşadığı ülkenin hava alanlarına, AVM’lerine ve daha bir çok yerine imzalar atmalı.

AMA MAALESEF SANATIN TOPLUMDA SOĞUK BİR YÜZÜ VAR. SANAT ENTELEKTÜELLER YA DA ÜST GELİR TABAKASI İÇİN YAPILIYORMUŞ GİBİ BİR ALGI VAR. BU ALGI NASIL KIRILIR?
Herkese ulaşıp, paylaşılması sanatın demokratikleşmesidir. Sanat bir kesim insana mal edilip, eserler de onların kullanım alanına hapsedilmemeli. Ama tabii işin bu noktaya gelmesinin sebepleri de var. İnsanlar meslek gruplarına ayrılmış durumdalar ve her meslek erbabı da kendi alanında uzmanlaşıyor haliyle. İnsanlar bu uzmanlaşma çabasının içindeyken, sadece ve sadece kendi alanlarına odaklanıp tüm diğer unsurları hayatlarından çıkardılar. Artık bir çoğumuzun hayatında resim, şiir, edebiyat, müzik gibi kavramların yaşanırlığı ya hiç yok, ya da yok denecek kadar az. Bir diğer taraftan sanatçının kendini topluma anlatamaması ve bu konuda yaptığı stratejik yanlışlar da var. Yaptığınız resmin o ince teknik unsurlarını ya da terimlerini kim bilebilir ki? Ama bilmediğiniz şeyi sevmeniz de mümkün değildir zaten. Sanatı anlatmak ve anlaşılır kılmak gerekiyordu. Sanatçılar da biraz ağdalı bir dil kullandılar. Oysa sanat kişinin duygularını ifade etmesi, yaşanan her neyse onu derinleştirmesi ya da her hangi bir şeyi güzelleştirmesinden öte bir şey değildir. Mesela çok güzel süslenmiş bir ev de sanat eseri olabilir. Güzelliklerle yaşayan insan da olaylara, nesnelere, kişilere, kavramlara güzellik katar.

AŞKIN SİZİN İÇİN ÇOK ÖNEMLİ OLDUĞUNU BİLİYORUZ AMA ŞİMDİ BİR DE SİZDEN DE DİNLEYEBİLİR MİYİZ AŞKI?
Ben hiç aşksız yaşamadım. Tuhaf bir şekilde aşk kavramı aklımın bir köşesindeydi ve kendimce şiirler yazmaya çalışıyordum. Hatta aşkla ilgili öyle hikayelerim var ki, keşke yazabilsem. Aşk, bir duygunun anlatılma ve yaşanma isteğidir ve sanat için de itici bir güçtür. Hayatımdaki aşklar olmasa ben bugün bilinen anlamıyla Devrim Erbil olamazdım. Aşk beni akıl almaz bir şekilde besledi ve beslemeye de devam ediyor. Aşkla ayaklarım yerden kesilirken resimler yaptım. Tabii tehlikeli de bir kavramdır aşk. Güzelliği de tehlikesindedir. Aşkta ulaşılabilirlik de yoktur ki, zaten ulaşamamanın desteklediği bir duygudur.

PENBE KOÇ

UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
Bu habere henüz yorum eklenmemiştir.
Diğer Haberler
Tüm Hakları Saklıdır © 2009 Milli Hakimiyet | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.
Haber Scripti: CM Bilişim